Nur-ul-Envar - Blogcu



« Önceki |

19/10/2009

geçmiş zaman aynası



Evvel zaman kalbur saman
Geçmiş mi zaman geçmemiş mi?

Beşikte annem sallayan ben
Ben mi zamanım zaman mı ben?

Düşmü hep bunlar yoksa hayal mi?
Akıllar ermez zaman süzgeç mi?

Ahir zaman içinde evvel ile beraber
Zaman anla özleşir ben zamanla beraber

Babam beşikte iken annem henüz doğyor
Ve insanlar aynada rol keserek oynuyor

Bir an onları görüp halime güler iken
bu mazi düşüne bir çomakta ben soktum

Herhalde dinlersiniz maziyi ve atiyi
Geçmiş zaman aynası çözer kimya fiziği

Ağlayanı güldürür mağruruysa öldürür
İnsanı öz olarak insanlığa döndürür.

Geçmiş zaman aynası geçenler ise fasıl
Figüranmış hayalmiş yaşansa bile asıl

Varidatı sır yani

19/10/2009

mecnunu muhammedi olabilmek


Mecnun Leylâ'ya âşık... Kara sevdâlı...
Çöllerde perişan ve pejmürde...
Kurda kuşa Leylâ'sını soruyor...
Bir oymağa uğramış... "Leylâ'mı gören var mı?" herkese soruyor...
Güngörmüş merhametli bir derviş "Ben geçenlerde gördüm :
buraya deve yürüşü ile 1 gündüz 1 gecelik yolda çadır kurmuşlardı...
Bugünlerde kalkıp Necef'e doğru gideceklermiş obaları..." der.
Çöl; ıssız, sessiz, sıcak ve acımasız.
Çölün geçit verdiği tek canlı deve...
Deve ise Mecnun'da yok...
Mecnun'da hiçbir şey yok...
Ne akıl, ne düşünme, ne hesab, ne kitab, ne de para pul var...
Sadece Leylâ var...
Derviş Baba : ,
"Mecnun oğul, sana bağışlayacak devem yok.
Ancak bir devem var o da yavrulu...
Ne var ki sen buna bin, yola düş git oraya varınca, bırak gelsin...
Geri gelir deve... Çünkü canının canı olan yavrusu burda" der.
Mecnun ale'l-acele biner deveye basar kamçıyı...
Yollar su gibi akar...
Bir zaman sonra Mecnun'u sıcak ve gaflet basar, uyur kalır...
Uyanınca devenin geri dönüp nerdeyse obaya girdiğini ve yavrusuna koştuğunu görür...
Deveyi döver ve döndürür... Tekrar yola koyulur...
Tekrar uyur kalır...
Üçüncüsünde deveden iner, gözlerinden öper ve :
"Ey güzel deve, sende yavru derdi, bende Leylâ derdi var...
Yavru bu yanda, Leylâ şu yanda...
Kader, Kaderullah.
Sen yoluna, ben de yoluma...
Yolun açık olsun..." der ve salıverir...
Tozu dumana katan deve yavrusuna...
Muhabbet mesti Mecnun, Leylâ'sının kara sevdâsına dalar giderler...

Bu bir muhabbet masalıdır...
Bizde aşk çocuklarıyız...
Yavrucular kuzeye, Leylâ'cılar kıbleye...
İki yönde aynı anda yürünemez...
Ayrı yönde iki ata da binilemez...

Azîz kardeşim,
MUHAMMEDÎ oluş şuûruna ulaşan âşığın :

Zâhiri : Mezheb-i Muhammed
Bâtını : Meşreb-i Muhammed
Evveli : Membağ-ı Muhammed
Âhiri : Mecra'-ı Muhammed'dir...

Bu âlemde varlıkları ayıran, taşıdıkları vasıfları, sıfat ve özellikleridir ki :
Cevher-hareket-izâfet-nicelik ve nitelikleri ile sınıflanırlar.
Ayrıcalık başka ayrı olmak başka...
Muhammedîcilik başka...
Muhammedî oluş şuûruna ermiş olmak başka.

Bir insan keyfi olarak aklına, fikrine, vicdanına ve âlemde olup duran (doğum, ölüm v.s.) lara rağmen
Emrullah'ı ve Muradullah'ı anlamamak ve yaşamamak için direnirse (İblisvâri "Ebâ!" derse)...
Bir başkası da imkanla imtihan âlemi olan bu gurûr
(kandırma) âleminde ayıkmış olarak sürûr (inandırma) âlemini yaşar ve yaşatırsa ve :
"Birincisine ahmak, ikincisine âşık" dersek... Elbette hak sözdür...

"Yâ hayyu yâ kayyum. Lâ ilâhe illâ ente; birahmetike estegisu :
Eyy hakkıyla diri ve kaim dâim olan, Senden başka ilâh yoktur.
Rahmetinle Senden yardım diliyorum!" El aman yâ Rabbenâ!

Ârifler susarsa yücelir! Âşıklar susarsa ölür!
Onun içindir ki âşıklar ehl-i çiledir.
Nebîlerin, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ve Ehl-i Beytin çile yolu...
Bu sonsuz "Yusebbihu!" mahşerinde, muhabbet sazımızın aşk akordu bozulur durur...
"(Şimdi, şuanda) göklerde ve yerde olanların hepsi
Melik olan, Kuddûs olan, Azîz olan, Hakîm olan, ALLAH'ı tesbih ediyorlar!" (Cuma 62/1)

Şeraîtte : söz esastır : "Ben!" denilir
Tarikatte : sohbet esastır : "Biz!" denilir.
Ma'rifette : zevk esastır : "O!" denilir
Hakikatte : hazz esastır : "........" denilir.

Sükût olup konuşan kul olmaz...Halk fânidir.
Hakk (celle celâluhu) bâkidir. Aşk; câhili, âciz; âcizi ise, azîz kılar...
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) :
"ALLAH (celle celâluhu) bir sözü ancak ameli ile sözü ve ameli de ancak
hulûs-i niyyet (temiz, saf, halis niyyetle) ile kabul buyurur." buyurmuştur.
(Haazin)
Özel Mesaj Gönder Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul Bu Mesajı yönetime Rapor Edin

<_script /><_script />
Cvp: mecnunu muhammedi olabilmek
İbrâhim-i Dessûkî (kaddasallahu sırrıhu)'nun salâvâtı :

Allahümme salli ve sellim alezzâtîl Muhammedîyyetil lâtifetil ehadiyyeti
Şemsi semâil esrâri Ve mâzharil envâri Ve merkezi medâril celâlî
Ve kutbi felekil cemâlî v Allahümme bisirrihi ledeyke Ve bi seyrihi ileyke
Âmin havfî ve âkil asreti vezheb hüznî ve hırsî Ve kün lî ve hûznî ileyke
minnî Verzuknîl fenâe annî Vellâ tec'alnî meftunen bi nefsî
Mahcuben bi hissî Vekşif lî an küllî sirrin mektumin Yâ Hayyü Yâ Kayyum!

"ALLAH'ım! Sırlar Semasının güneşi, nurların mazharı,
Celâl Dâiresinin merkezi (dönüm noktası : akdes noktası),
Cemâl Feleğinin (yörüngesinin) kutbu (devrânda devreden cismin cihân çarkının aksı) olan;
Ahadiyyet (her hususta mutlak teklik) lâtifetinin (Ahadiyyetten Ahmedîyyete lütûf edilen
incelik ve hakikatlerin) tecellîgâhı (ilk zuhûr yeri, çoğalma ocağı olan)
Zât-ı Muhammedîyyete salât-ü-selâm eyle!
ALLAH'ım! O'nun Senin yanındaki sırrı (teslimiyet) ve Sana olan (istikamet) seyrinin hakkı için;
korkumu gider emin kıl (emniyette eyle),
(imkanla imtihan seyr-ü-sülûkümde, teslimiyet ve istikamet tevhidinde)
ayak kaymalarımı (yolda sürçmelerimi, takılıp düşmelerimi yoldan geri kalmalarımı) azalt,
hüznümü (üzüntümü, kederimi) ve hırsımı (dünyaya tamahkarlığımı) gider (bertaraf et),
benden yana (lehime) ol; beni, benden Kendine (Sana) al (çek),
beni benden fenâ ile rızıklandır (benlik hastalığımdan kurtar,
benliğimin yok olmasına izin, inâyet ve hidâyet eyle,
nefs perestlikten âzâd et!). Beni nefsime meftun kılma
(nefsimin fitnesine düşürme, nefsimin hevâ ve hevesiyle sihirletme,
nefsime tüm gönlümü verip ona vurulan, düşkün ve âşık olan kılma!).
Âfâkı (dış dünyayı) tanıdığım hislerimi (enfüsümü ve özümü tanıdığım duygularımı)
bana (şühûdî tevhid tekemmülüme) hicâb (perde, engel, yol kesici, çeldirici) etme!
Bana her türlü, tüm gizli (saklı) sırları aç (ifrat ve tefritten koru,
i'tidal üzere ve hazımlı kıl, şaşırtma-taşırtma!)
YÂ HAYYU YÂ KAYYUM (celle celâluhu)!"

18/10/2009

  
 
Mesaj: #1
ENFÜS VE AFAK
Kendi sılamın mekanları viran bu dem.
Zulmün ateşiyle yanarak enkaza dönen mekanların nerede?
Yağmur ve rüzgar sonrasında kara bulutlarla gölgelenmişler.
Sabrın özünde ilmin neden ve niçini olmamış olsa idi,
bu çığlıksız çığlıklara sesli, sesli ağlayablirdim.
Bizmiydik o en ihtişamlı zamanların mütevazi insanları
gönüllere rengarenk gül dikerek, gülistanlar eyleyen bizmiydik?
Gözü yaşlı masum bebeklere, dul ve yetimlere yardım eden,
komşularına emin müstesna bir kimlik arz edenler bizmiydik?
Duaların gönülsüzleştiği, ilmin unutulduğu,
muhabbetin özü tamamen yerle bir olduğu bu demde
belalar, musibetler, çetin bir imtihandan geçirirken hepimizi...
hala uyumakta, hala gafletteyiz.
Enfüste ve afakta özlenen insan varlığının şifresini çözemediğimizden,
acılı ve kederli bir hayata talip olduk ta, ayn şifresindeki öz çözülemedi.
Örnek şu ki: afakta ülke genelinde gayri adil haksızlıklar
insanları isyan noktasına getirirken.
Enfüste fert, birey olarak isyan eden
biz ise nefsin her tür ameliyatı mübah gören bu kimliği ile,
Allaha isyan ederken, nasıl olurda şikayet ederiz diye düşünüyorum.
Bir an yeniden o ayetin izdüşümünde bakıyorum
afak: Türkiye, afak: Cumhuriyet, afak: Cumhurbaşkanı,
afak: Başbakan, afak: hükümet, afak: hazine,
afak: ticaret, afak: sermaye, afak: (deyim yerindeyse) şimdilerde rant, rantiye.

Ya enfüs?
Enfüs: insan, enfüs: iman, enfüs: akıl, enfüs: amel, enfüs: ibadet, enfüs: işte o,
kaçımız onun hazzına erebildik?
Kaçımız can-ı gönülden dua edebildik?
Kaçımız nefse karşı azim bir gayret gösterebiliyoruz?
Afak: Allah emrine rıza gösterebilmek.
Afak: mazlumlara adil davranmakmı?
Afak: bela ve musibetlerden ibret alırmı?
Ne dersiniz! Enfüste ve afakta imtihan olan bizler,
şu an ne haldeyiz?

abdullah mehmet cemaloğlu...

GÖNÜLDOSTU

16/10/2009

Sebepler sukut ettiği zaman


Sebepler sukut ettiği zaman

Büyüklük hiçliğin içinde gizlidir.
Hiç’lik ise vicdanın genişliği kadardır.
Ve insan vicdanının genişliği kadar insandır aslında.
Bize en yakın olanlara ne kadar uzağız,
Ta içimizde olanlara ne kadar yabancıyız.
Oysa bu kadar zor olmamalıydı
Vicdanımızın sesini dinlemek,
Yanlışa hayır demek,
Doğruyu gök kubbenin maviliğine haykırmak,
Hakikati âdemoğlunun yüreğine yansıtmak,
Yansıtabilmek bu kadar zor olmamalıydı.

İradeyi iradesiz olanın eline verdiğimiz günden bu yana,
Tersinden sökün etmeye başladı hadiseler.
Acıdır ki ilk çareler hep son çare olarak aklımıza gelir oldu.
Gözlerimizin yaşı yüreğimizi ıslatmaya yetmedi
Ve kim bilir, taşlarla bütünleşmeye yüz tutmuş
Yürekleri yumuşatamayışımızın nedeni de belki de buydu.
Ne de olsa sebeplerin dünyasıydı yaşadığımız…
Ve öyle demiyor muydu bir yiğit bilge:
Kalbe hitap etmek için kalpten konuşmak gerek…

Görünenle yetinip görünmeyeni ihmal etmek nelere,
Ne kadar acı verdi ve nelere bedel oldu…
Kim bilir?..
Oysa görüneni şekillendiren, görünmeyenin kendisiydi.
Ve insanı görünenle sınırlayıp,
Görünmeyene kapalı tutan,
Kabukla meşgul edip özü unutturan
Hiç’liğin dışındaki büyüklük değil miydi?

İbrahim (as)’ı ateşlere gönderirken Nemrut,
varlık, duruşunu belli ediyordu.
Kimisi odun, kimisî su taşıyordu
ve yollar çiziliyordu milenyumlara.
İbrahimî olmanın, olabilmenin adı yazılıyordu gök kubbeye.
Hasbünallah…
Milenyumun nemrudileri atarken
Âdemoğlunun ruhunu, sönerken söndüren ateşlere,
Bir fark kalıyordu iki nemruttan geriye:
Biri bedeni (görüneni),
Diğeri ruhu (görünmeyeni) mancınığa koyuyordu.
Varlık duruşunu belli ediyordu ama
Su taşıyanlar buhar olup uçuyor ve odunlar
İnsanlığın beslendiği meydanlara yığılıyordu.
Ama kan ve irinin ortasından
İçinde şifa olan sütü akıtan HAYY,
Buhar olup uçan suyu hicranlı bir şafak vaktinde
Yağmur gibi yağdıracaktı.
Ve işte hesapta olmayan da buydu…

Bedenin kendisi görünendi,
Bedene hayat olan ruh ise görünmeyendi
Ve ruhun aslı ne ise bedenin faslı o oluyordu.
Çağın problemiydi işte bu;
Eşyanın hakikatini anlayamama ve algılayamama.
Bedenin ihtiyaçlarını karşılayıp
Ruhun ihtiyaçlarını yok sayanlar,
Hayatı bir gözlerini kapatarak mı yaşıyorlardı
Veya varlığa tek gözle mi bakıyorlardı acaba...

İşte çağın cahiliyesi
1.400 sene öncekinin cahiliyesinden daha bir tecrübeli,
Daha bir sinsi, daha bir zeki...
Onlar bedeni kızgın çöl kumlarına gömerken,
Devrin tahsil görmüş cahiliyesi
O bedene hayat olan ruha çevirmiş oklarını,
Onun sınırsızlığını bedenin sınırlarına hapsedip
Bedenin tahakkümü altına almaya çalışıyor.
Bedene dokunmuyor ama toprağın altında,
Toprağa uzanmış ve bedene hayat veren kökleri kesiyor,
Onları kurutmaya çalışıyor...
Heyhat ki hesapta olmayan,
Hesaba katılmayan bir şeyler vardı...

Sebeplerin dünyasında yaşasak da
Sebeplerin de sükût ettiği zamanlar vardır.
Ve sebepler sükût ettiği zaman
Yürekten konuşacak erlere ihtiyaç vardır.
Zarfın değeri mazrufundadır.
Mazrufumuz olan yüreğimizde
Sebepler sükût ettiği zaman konuşacak derman,
konuşturacak ferman ACABA VAR MIDIR?..
Ne dersin dost varmıdır

16/10/2009

Gök Sofrası nedir bilir misin?..






Sen Gök Sofrası nedir bilir misin?..
Ve...
Ona talip yürekleri?...
Bilir misin sahi?..
Gök sofralarında yüreğini bölüştüğün oldu mu hiç?..
Ya bir gök muştusunu?..
Ya, O En Güzelin (A.S) sevdasını, bölüştün mü biriyle?..
Sen, Kelime-i Şehâdet nasıl bölüşülür bilir misin?..
Dinle;
Ayrılık vaktinde, İkiden biri, “Lailaheillallah” der,
Diğeri, “MuhammedunResûlullah”..
Bölüşürler o sehâdeti ki, vuslat olsun ayrılıkları..
Ki, birleşsin gönülleri tevhid de, hiç ayrılmasın..
Çünkü bilirsin, o iki kelime hiç ayrılmazlar..
Lailaheillallah sende, MuhammedunResûlullah onda..
Bir yüzü sen ayrılığın, öte yüzü; vuslat içre vuslat..
İşte anla: Bu, tevhid diliyle meydan okumaktır ayrılığa...



Sen hiç dost yüreğiyle kuşanıp, acılara meydan okudun mu?..
Bir gülüşü, bir gözyaşını paylaştığın oldu mu?..
Bir şiiri, bir ezgiyi tam ortadan bölüştün mü hiç biriyle?..
Sesini katip ta sesine, sen hiç türkü söyledin mi çağa karşı?..
Gözyaşlarını ruhunla sildin mi hiç?..
Dualarını düşürdün mü dost pesine?..
Yüreğini çıkarıp ta yollara, kupkuru öylece bekledin mi sen hiç?..



Ne çok söylenir bu kelime: “dostluk”, “dost” ..
Var mı sahi gerçek bir dost?.. Kaldı mı?..
Var mı böyle bir dostu olan?..
Yokluğuna yaslayıp ta yüreğini, varolduğun..?
Ah! Hep yitirdik güzellikleri..
Hiç sızlamadan yüreklerimiz, bir bir tükettik dostlarımızı umarsızca..
Ne yazık..

Nedir ki dost?..
Herkes kendine mi bakar aynalarda acep dost denince?..
Belkide hep ulaşılmak istenen anlatılır..
Kim bilir..
Oysa Dost,
Aynalarını yüreğine tutandır senin..
Ve, Yüreğine aynalarını tuttuğun..
Seni farklı kılanın bilincinde,
yüreğini yüreğine katandır dost..
Seni alır da onca kalabalık arasından,
yüreğine asar.. İşte dost!..
Ve dostluk; hedeflenen şey değil,
gönül gönüle hedefe yürüten şeydir..
Bir ucu sana, bir ucu ona bağlı bir zincirdir dostluk..
Hiç açılmasa da, tükenmeyen umutlarla,
dost kapısında özlemekten yorulmaktır..
Hiç arayıp sormasa da pesine düşmektir,
VEFADIR dostluk..



Ve dost,
Meyli sana değil, sendeki O’NA (CC) olandır..
Evet dost, sendeki O’nun talipçisidir..
Gerçek dostun vurulmuşluğu sana değil;
Geceleri bıraktığın aydınlığa,
Yüzündeki secde izlerine, o gök aklığınadır..
O’na (CC) adanmış bahçelerine,
Yaşadığın bildiklerinedir senin..



Dostun meyli;
Vakti kuşanmana,
Tüm cazibesiyle sana gelen dünyanın,
çarpıp döndüğü o manevî zırhınadır hep senin..
Mânâ Âleminden topladığın çiçekleredir tutkunluğu..
O’na adadığın varlığına, O’na sattığın emânetlerine,
Dünyada da sana verilmiş olan cennetlerinedir meyli..
Dostun talep ettiği,
Çağa karşı duruşundur senin.. Başka değil.
Var mı böyle bir dost bulan?..
Oldu mu hiç senin böyle bir dostun?.
Gün ortası, gece yarısı aniden yürek vuruşlarıyla
seni çağıran bir dostun oldu mu hiç?..
Yüreğinde, aklında, her zaman ve mekânda taşıdığın
bir dostun var mı senin?..
Diyeceksin belki,
ne dostluğu bu olsa olsa bir sevdadır..
Ah! Mevlana gönüllüm!,
Yunus meşreplim!..
Sevda nedir bilir misin sen?..
Ya Şems’i?.. Ya Mevlâna’yla Şems’in sevdasını,
yani dostluklarını duydun mu hiç?..
Ki, dünya daha öyle sevda,
öyle dostluk görmedi..
Ne yazık, görmeyecek te...



Şems geliyor!” haberine
tüm mal varlığını veren Mevlâna’nın,
Yalanınadır bu verdiklerim,
doğrusuna can vermek,
bas vermek gerek” dediğini bilir misin?..

Adına sevda de, dostluk de! Ne önemi var ki..
Bu, birlikte gönül sofralarına konuk olmaktır..
Bu, gök sofralarından nasiplenmektir..
Öteler ötesinde ağırlanmaktır bu...
Mevlâna’yı dedik, Şems’i dedik, Ya Yûnus’u bilir misin?..
İşitin ey yârenler! Aşk bir güneşe benzer,
Aşkı olmayan kişi, misâli taşa benzer.”
Diyen Yunus’umu?..
Ya Hallac’i?.. Bilir misin sahi?.
Hani “aşk nedir?” dediklerinde, “
bugün ve yarin görürsün” diyen..
O gün asılan, ertesi günde cesedi yakılan Hallac’i?..
Hani cesedinin külleri Dicle’ye atılanda,
Kabaran Dicle’yi, bir hırkasının yatıştırdığı
mazlum ve mahzun, o ebedîleşmiş gök erini?..
Ah! Bilir misin ne yürekler harcadık,
Ne dostluklar tükettik,
Çağın acımasız karanlığında, zamanın çarklarında..
Sadece bugün değil,
HER GÜN, HER DÜN, HER DÜNLER....
Ne yürekler harcadık bir bilsen..
Lâkin...
Hallac’in teninde Sibli’nin gülleri kor olur..
Ah! Dedirtir güller, taslara gülen bedenine..
Çünkü o gül de olsa, atan dost elidir..
Revâ midir Hallaca bunca aşksızlık?..

Bir Molla Kâsım gelir, sığâya çeker,
âşığım Yûnus’umu o kapılarda..
Reva midir Hakk aşkına?..
Şems’i, ebedî dostu,
sevdalısı Mevlâna’nın oğlu öldürür,
çağın kokuşmuş kışkırtmasıyla..
Revâ mıdır Şems’e?..
O kâinâtı içine alan yüreğe,
o gök sevdalarına revâ midir?..
Onlarınki nasıl gelişlerdir öyle kapılarımıza,
gökler dolusu sevdalarla?..
Ya bizimki nasıl bir reddediştir böyle?..
Nasıl reddedişlerdir?..
Onlarınki nasıl duruşlardır öyle, çağlara karşı..
Dimdik, hiç eksilmeden..
Asırlar ötesinden bize ulasan nasıl sevdalardır onlar öyle?..
Bugünün kuru gönüllerini,
Mevlâna’ca arttırıp, Yunus’ça ıslatan
ne bereketli yağmurlardır onlar..
Âşık öldü diye salâ verirler,
Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez.”

Ya Rab! Lütfet! Ay çıksın..
Sular yükselsin..
Dualarımız daim medler içindir,
cezirlerde gönüller..


Hiç arama! Bulamazsın!..
Yok ki öyle bir dost!..
Çünkü biz, tüm dost yürekleri
sorgusuz- sualsiz idâm ettik..
Varsa da tek-tük, aldanma!
Hüküm verilmiş,
kalemler kırılmıştır mutlaka..
İnfaz vakti, ha geldi ha gelecek..
Beklemede yürekler..
Ah! Güzel insanlar güzel atlara binip, hep gittiler..
Gittiler ve terk ettiler..
Bâkî kalan bu kubbede hoş bir sedâ imiş..
Bak dinle, ne söyler Yunusum;
Dost kılıcından Yunus ölürse gam değil,
Dost göğünden uyanan,
maşuk burcundan doğar..


Dost gecelerde

Gönül sevda güllerini açıverir gecelerde,
Âşık sedef incisini saçıverir gecelerde.

Sitem ve naz dile düşer, gönül çağlar gecelerde,
Güller şeyda mateminde, bülbül ağlar gecelerde.

Bu dert korlu bir ateştir, har’ı salar gecelerde,
Gönül aşkın ummanına dalar yalnız gecelerde.

Kişi nas’ın afetinden ferağ olur gecelerde,
Açılır ol dem gönüller çer ağ olur gecelerde.

Dost kokusu âleme sunulur her dem gecelerde,
Ol kokuya kanan kişi olur erdem, gecelerde.

Şükür enfüsin gözünde şafak açar gecelerde,
Ruh-u sultana hizmetle, beden naçar gecelerde.

İlahi niyaza cevap alınıyor gecelerde,
Ruh kuşu ten kafesinden salınıyor gecelerde.

Senasında dosta sözü âşık olan gecelerde,
Akar gönül pınarından coşar ol dem gecelerde

Bilinmez ki o dostların ışık ol kim gecelerde.
Derdini anlamaz kimse taşar dosta gecelerde.

Varidatı sır yani


4/9/2009

RAMAZAN HAZZI




Ilık bir bahar nefesi kadar taze,
Yüce dağlar kadar asil ve sade
Melek çehreli bir güzel tebessümlüğünde;
Varlığını hissedebilmek Ramazanın.

Tövbe ile arınmış bembeyaz sahifeler ile;
Gönle sevgi mürekkebi ile yazılan,
Yaşanmamış sevdalar misali;
Merhamet emeği ile yüreklere kazılan.

Kulluk bilincinde itminan can tazelerken;
Dualarla süslü senalar sayhalanır yücelere;
Tadılan en hazlı zevkiyle teravih,
Ramazan coşkusunu sunar gecelerde.

Eller kazancın kutlu payını fitreye dönüştürür,
Sofralarda bir cümbüş manevi bereketlerle,
Çözülür keselerin ağzı düşkünler için,
Sarar her bir yanı insanlık sükûnetle.


varıdatı sır-yani

 

24/8/2009

GEÇMİŞİN TEKRARINI BOZMAK

GEÇMİŞİN TEKRARINI BOZMAK

 

“Henüz vaktin varken tomurcuklarını topla. Zaman hala uçup gidiyor. Ve bugün gülümseyen bu çiçek, yarın ölüp, yok olabiliyor.”

Ölü Ozanlar Derneği

Şu an ve şimdi; geçmişin bir tekrarıdır, zaman, mekân ve oyuncular değişse bile roller hep aynıdır. Yani yaşanan ruhsal ve bedensel sorun ne olursa olsun, kişinin iç dünyasının dışarıya yansıyan sonuçlarıdır. Kişinin yaşadığı tüm deneyimler, geçmişin bir tekrarıdır, geçmişe dayanan düşünce ve inançların bir ürünüdür. Kişi büyüdüğünde,bilinçdışı olarak, çocukluğundaki yaşamının duygusal ortamını yeniden yaratma veya kurma eğilimi içindedir. Bu eğilim gerçekte, iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış değil, sadece kişinin içindeki bilinçdışı bir yuvadır. Kişi bu yuvada;

bir ötekiyle olan bireysel ilişkilerinde anne veya babasıyla kurmuş olduğu ilişkileri ya da onların kendi aralarındaki ilişkileri yeniden yaratma,

tercih etme şansı varsa, annesine veya babasına benzeyen sevgili, eş ya da patron seçme,

anne ve babasının kendisine gösterdiği davranışları kendisine aynen uygulama (kendisini aynı şekilde suçlama ve cezalandırma),

anne ve babayla hemen hemen aynı kelimeleri kullanma,

kendisini sevmeyi ve desteklemeyi de aynı anne veya babanın yaptığı şekilde yapma, vb. eğilimler içinde olacaktır.

Eğer kişi çocukluğunda sevilmemiş ve desteklenmemişse; “hiçbir şeyi doğru düzgün yapamıyorsun” “hep senin hatan” şeklindeki cümleleri sık duymuştur. Bu cümleler de kişinin ileriki yaşamında sıkıntılara yol açabilir. Ama kişi tüm bunlar için, anne veya babasını suçlamamalıdır. “Hepimiz, kurbanların kurbanlarıyız” sözünü hatırlayarak, anne veya babasının da kendi anne veya babalarının bir kurbanı olduğunu bilmelidir. Çünkü eğer kişi her şeyin umutsuz, kendisinin de kurban olduğu inancı­nı seçerse, evren de bu inanca “evet” diyecektir. Anne kendini sevmeyi bil­miyorsa, baba kendini sevmeyi bilmiyorsa, onların kişiye kendi­ni sevmeyi öğretmesi de imkansız olacaktır. Onlar da çocukluklarında kendilerine öğretilen şeylere dayanarak, yapabilecekleri­nin en iyisini yapmaya çalışmışlardır. Bu nedenle suçlamak yerine sorumluluk almak, anne veya babayı anla­mak, onları kendi çocukluklarıyla ilgili konuşturup neler yaşadıklarını hissetmek önemlidir. Eğer kişi onları anlayışla dinleyebiliyorsa, onların· korkularının ve katı kurallarının gerçekten nereden geldiğini anlama ve hissetme şansı bulacaktır, onların kendisi kadar korku dolu olduklarını ve her şeyin bir tekrar olduğunu görebilecektir. Kişi hayatının sorumluluğunu alarak seçimlerini bilinçdışı ve otomatik olarak yapma yerine kendi yaparsa bu tekrarı bozabilir, kaderini kendi yazabilir. Kader, seçimlerimizin bir sonucudur. İnsan sürekli gelişim ve değişim içindedir.Bu süreçte kişinin geçmişe karşı tutumunu değiştirmesi çok önemlidir. Çünkü geçmiş yaşanmış ve bitmiştir. Bunu değiştirmek imkansızdır ama kişi geç­miş hakkındaki düşüncelerini değiştirebilir. Yani kişi geçmişte birisi tarafından incitildiği için, şimdiki hayatında farkında olmadan kendini cezalandırıyor olabilir. Bu nedenle kırgınlıklar çok derin olsa da, kişi bu kırgınlıkları daha da derinleşmeden çözmeye başlamalıdır, bir ruhsal ve bedensel sağlığını yitirene ya da ölüm yatağına düşeceği ana kadar beklememelidir. Beklerse panik havasına girebilir, kişi panik içinde olduğu anlarda, düşüncelerini kendini iyileştirme konusuna yoğunlaştıramaz, önce korku­larını yenmek için zaman harcamak zorunda kalır.

 

 

18/8/2009

Ergenekon,muş şimdilerde karanlık gücün adı

Taşları betonla sıkıştırırlarda,
Köpekleri salarlar ya başıboş.
Hani köpeksiz köye, yeni adet olsun diye.
Düşünmesi gerekir insanların, neden ve niçinleri.

Mızrakların çuvallara sığmadığı günler olur ya;
Rüzgâr ekmeye gör, biçmeye hazırlanırsın ya fırtınayı.
Suların yokuşlara doğru akışını varsayıp,
İşte böyle bir nasihat ki, Hakça olacaksa dostlara.

Ağaç kabuğuna parmak sokulmamalıymış,
Kul azmayınca Mevla yazmamışta,
Nice şahlar şahlanırda şahin gibi, yükseklere,
Mazlumun bir ahiyle indirilir tepe-taklak aşağılara.

Hak yerini bulur elbet sonunda.
Aslına döner zaman,
Durulur gerçeklerin hayalleri.
Rengindeki şahadet duygusunda,

Kendimizi bulduğumuz bayrak.
Gaflet uykumuza inat, nidasında çağrı yapan ezan,
Kimine, kulluğa çağıran asaletli bir amele dönerken,
Kimine de demokrasi adına aldatıcı bir slogan.

Akıl vezirine biat edenler;
Sevdam gönül sultanınadır” derler.
Bir imajlar bombardımanı kirletirken gönülleri,
Sende anla gayri bu gerçekleri ey akletmeye çalışan!

İnancın hayat pratiği, ideoloji gibi sunulurken;
Millet, ümmet, din ve devleti insan olana sunarken;
Gerçekler ayıp, yasak ve günah.
Laiklik ve çağdaşlık adına tekzip edilirde,

Allah’a kul olmak suç sayılırda; bu zamanda
Suç ve ceza adına insan Ceza yir
Rengârenk çağdaş imajlar dokunurken kartelci medyada,
İnandığı için mürteci! olururken; masumlar

Deccalın yardımcıları çağdaşlaşır ya...
Ve batasıca batının adetleri,
Bidatlerle istila ederler ya dünyamızı.
Ve ıstılahlar değişirler zaman, zaman.

Konser süs olurlar çıkarlar ön plana.
Bir güne kara diyenler, ak günlerden dem vurur ya hani!
Dağ başını duman alır ya nazlı, nazlı tempoyla.
Şirkin adı, çağdaş ve laiklik adına anlaşılırda;

Öpülür o zaman tabanların biraz üstü dalkavukça.
İstiklal özgürlüğe dönüp, içki ve fuhuşla kutlanır ya!
Gözler şaşar ya dilin susmasına,
Tuzların bile kokup, etleri çürüten anlayışında,

Çiviler kerpetenlerle sökülürken devlet binasından.
Santrallerden 34500 voltluk enerji çıkar ya hani!
Hasan mutlu can başlar ya hey-heylere, gür sesiyle.
Ve o koraya çelik ayaklı tanklarda eşlik eder ya, demokrasi adına.

Kara zindanlara kara adamlar atılırken,
Dokunurken medyanın tezgâhında yalan imajlar rengârenk.
Kartelin kara vicdanında yargısız infazlar oluşur ya hani!
Oğlumuz askerde haykırırken spor adına “yaylalar” diye.

Bizde koşmadayız dostlar! Dünya adına bir hiç olarak.
Geçenlerin yol aldığı dünyadan, nice kervanlar yürür gider.
Omurgasız aydın olmak ne menem şeydir” diye düşünürümde,
Bir an onlar adına gönlüm burkulurda, istiğfar ederim.

Hatırlarken mazinin tarih adına acımasızlığını.
Tahrik ve hilenin adı, şimdilerde kışkırtma olmuş.
Bu tabloları telif eyleyenlerde tefrikatörlerse.
Ve onların evleri, medya sen tırlar ve patronlarsa...

31 Martlar, 27 Mayıslara boy verirken;
12 Martlarda 12 Eylüllerde anlaşılırdı Ya
Maziden dönerken kendi kimliğimize,
Mevsim kıştı, şubattı zemherinin adı

Çünkü 28 Şubatların sessizliğinde soğuk vardı.
İskoç ritinin ritminde Fransa locasındaki orkestra,
İsrail yüce konseyinden veto alıyordu o demde.
Post modern konseptler, darbeleri imajlarken;

Maymunlar, belgesellerde gözlerini açmaktaydı...
Aklınla düşünmeyenlere çare olsun diye.
Bir yerleriyle düşünenlerin kararları revaçtaydı.
Balon gibi şişip de sönenlerin aldatıcı manzarası,

Mayasındaki kirliliği durul turken sessizce.
Yarasalar ve vampirlerinde devri geçerde bir gün,
O zaman, atasözümüz çıkar ya söz olarak meydana
Anlaşıl ırki kel bürür ve kervan yürürmüş. 


                                                         VARIDATI SIR YANİ



15/8/2009

ŞEMS'İN GİDİŞİ VE MEVLANA'NIN "ETME" ŞİİRİ

 


Mevlana, Şems ile Konya’da buluştuğu zaman tamamıyla kemale ermiş bir şahsiyetti.

Şems, Mevlana’ya ayna oldu. Mevlana, Şems’in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelline hayran oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlana, gönlündeki Allah aşkını Şems’te yaşattı. Mevlana’nın Şems’e olan sevgisi, Allah’a olan aşkının ölçüsüdür.

Çünkü Mevlana, Şems’te Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlana açılmak üzere olan bir güldü. Şems ona bir nesim oldu. Mevlana bir aşk şarabı idi, Şems ona kadeh oldu. Mevlana zaten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşe değişikliği yaptı. Mevlana ile Şems üzerine söz tükenmez.

Son söz olarak şöyle söyleyelim, Şems Mevlana’yı ateşledi, ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı.

 

Şems ile buluşan Mevlana, artık vaktini Şems’in sohbetlerine hasretmiş, Şems’in nurlarına gömülüp gitmiş, artık bambaşka bir âleme girmişti. Şems’in cazibesinden yana yana dönüyor, ilahi aşkla kendinden geçercesine Sema ediyordu. Bu iki dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten aciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlana’nın yalvarmalarına rağmen Konya’dan şama gitti.(14 mart 1246 perşembe)

Şems’in ayrılığından derin bir ızdıraba düşen Mevlana, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled’in başkanlığını yaptığı bir kafileyle Şam’a, Şems’e gönderdi. Sultan Veled kafilesiyle Şam’a vardı, Şems’i buldu ve babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte saygıyla Şems’e sundu. Şems, ‘Muhammedi tavırlı ve ahlaklı Mevlana’nın arzusu kafidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkabilir’, diyerek, Mevlana’nın davetine icabet etti ve 1247′de Sultan Veled’in kafilesiyle, Konya’ya döndü.

 

Şems’in Konya’ya gelişine herkez sevindi. Mevlana’da hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şemsin şerefine ziyafetler verildi, sema meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde süren günler pek fazla sürmedi, dedikodular ve can sıkıcı durumlar yeniden başladı. Şems, o dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya çalıştıklarını bildi, Sultan Veled’e dediki: Gördün ya azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlana’nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırmak, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer öylesine gideceğim ki hiç kimse benim nerede olduğumu bilmeyecek. Aramaktan herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamayacak. Böylece bir çok yıllar geçecek de kimse benim izimi tozumu göremeyecek.'’ İşte Sultan Veled’e böyle yakınan Şems, 1247-1248 tarihinde Konya’dan aniden gidip kayboldu. Şems’in kaybolmasından sonra Mevlana herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olamayan bir haber bile verse ve Şems’i falan yerde gördüm dese bir müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükranelerde bulunuyordu. Bir gün bir adam, Şems’i Şam’da gördüm diye bir haber verdi. Mevlana buna tarif edilemeyecek şekilde sevindi ve o adama üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlarından birisi, bu haber yalandır, o Şems’i görmemiştir dediğinde Mevlana şu cevabı vermiştir.'’Evet onun verdiği bu yalan haber üzerine üzerimde ne varsa verdim. Eğer, doğru haber verseydi, canımı bile verirdim.'’

 

Mevlana, Şems’i çok aradı, onun ayrılığı gönülleri yakan, sızlatan nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam’a gitti. Yine Şems’i bulamadı. Bu iki son seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yılları arasında olduğu söylenebilir. Sultan Veled’in ifadesiyle Mevlana, Şam’da siret bakımından Tebrizli Şems’i bulamadı ama, mana yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems’i, kendi gördü ve dediki:'’ Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız her ikimizde bir nuruz. Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O’yum O’da ben.'’

(Mesneviden Seçmeler isimli kitaptan alıntıdır.)

 

Allah dostu bu iki büyük zat, ayrı düşmüşlerdi…

Şems; ‘artık buralarda durulmaz’ dedi dostuna,

acıtmaya başlamıştı gül bahçesini, dikenliklerden atılmaya başlayan taşlar.

 

Ve Mevlana, çıkan dedikodularla Konya’dan ayrılan Şems’e şiirle şöyle seslendi.

 

Duydum ki, bizi bırakmaya azmediyorsun, etme.

Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme.

 

Sen yad eller dünyasında ne arıyorsun yabancı?

Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun, etme.

 

Çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru

Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme.

 

Ey ay, felek harab olmuş, ziyan olmuş senin için

Bizi öyle harab, öyle ziyan ediyorsun, etme.

 

Ey, makamı var ile yokun üstünde olan

Sen varlık sahasını terk ediyorsun, etme.

 

Sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan

Sen ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme.

 

Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan

Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun, etme.

 

Âşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer

Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme.

 

Ey, cennetin cehennemin elinde olduğu kişi

Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme.

 

Şekerliğinin içinde zehir dokunmaz bize

Sen zehri şeker, şekeri zehr ediyorsun, etme.

 

Bizi sevindiriyorsun, huzurumuz kaçar öyle

Huzurumu bozuyorsun, sen mahvediyorsun, etme.

 

Harama bulaşan gözüm, güzelliğinin hırsızı

Ey hırsızlığa da değen, hırsızlık ediyorsun, etme.

 

İsyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil

Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme.

 

Mevlana Celaleddin’i Rumi








14/8/2009

tarih ibret ve hüzün

 

 

 

On Yedi Ağustos

 

Ve

Karanlıktan çekilen bıçaktı

O an bütün zamanlar

Ve büyük gürültülerle,

Ardına kadar kapandı kapılar.

Gidecektin...

 

Keskin bağırtıların şarkısı geçecekti

Penisiline boğulmuş damarlarından.

Kanadından vurup mülteci kuşları,

Hançerledin

Yıldızlara belenmiş geceyi,

Ve gittin...

Artık bana kalacaktı

Yenilgisiz sözlerin,

Çalınan şarkılar,

Sesinde anlamlı öyküler,

bütün iyi dilekler,

ve şizofren caddelerinde kentin

gölgeler yitirdiğimiz

gidişler;

..bana kalacaktı.

şimdi;

bana kaldı,

kendime kundak bildiğim

gecelerin sabahında

binlerce şairin

bıçak sırtındaki sancısı.

 

 

..gidişin,

belki de ardına bile bakmayarak,

ve bir dağ ateşinin alazını

ciğerime damlatarak;

bir kahroluştu bu.

ismin nakışlanmış

ses vermeyen duvarlara,

istasyonlara,

taksi duraklarına,

mezar taşlarına,

ateşe,

suya.

yüzünün sarışın sıcaklığında,

kulak kabartmak

yüreğimin yangınına,

ve kefenleyerek uykuları,

sabahın alacasında

uyumak yokluğuna.

artık;

aşinalığını yitirmiş

bir kumrallık olacaktı yüzüm,

kesindi,

ve gülüşünü de unutacaktım

masamda.

saçlarında bir teli daha

dökülecekti fırtınanın,

nehirler bulutlara taşınacaktı,

böyle bir vakitte

kışa duracaktı nar çiçekleri,

ve şakaklarımı ablukaya alan

zemheri beyazı,

kaburgama çöreklenen ağrısı,

ve daha da derine gidecekti

yokluğunun yarası.

gidişinle ülkesiz kalmıştım,

yurtsuz,

kentsiz.

dilimi de unutmuştum,

ki feryadım yürüdüğün yollardaydı.

kentin ışıkları

sönüyordu birer birer,

evlerin çatısına

yıldızlar yağıyordu,

Aydan

ışık ve gölgeler yağıyordu,

ve doğduğum şehir

artık kayboluyordu.

kimliksizdim,

çaresizdim,

boşa arıyordu

taşını toprağını ellerim;

sen,benim şehrim değil miydin?

 

iyi de;

biz bu kavgalara bilememiş miydik

hasretimizi?

bu kahrolası aydınlığa,

kalabalıkların kirlettiği sabahlara,

ve etrafımızı kuşatan duvarlara

yaylım ateşti ya

en içtenlikli,

en sıcak şarkılarımız:

“gecenin matemini

aşkımıza örtüp sarayım,

gittin;

şimdi ben,

seni nerede bulup yalvarayım”

..dağlar devrilirdi üzerime,

sen söylerdin,

ve yakamozları ağlatırdı

nağmelerin süslediği sesin.

ellerimizi vermiş de

yakmıştık ıslak kumları,

“akşamın olduğu yerde

bekle diyorsun,

gelmiyorsun;

çünkü,

seni çok sevdiğimi biliyorsun” ezgili,

ve o şarkılarla

ağlamıştık ya sevgili.

dişimi dişime dayarcasına

ısırdım dudaklarımı,

vaktim olmadı bunu unutmaya

ne yazık ki...

bu kentte voltalar yitikti,

ve hiçliğimize anı şarkılar;

veda idi.

o, iki gözün acısına kapaklanmış,

ölü köpek bakışlarıyla

gelincikti iki gözüm.

yollarını beklemek var ya,

o dönüşü olmayan yollarını;

belaydı.

yokluğunun beynime çöreklenen acısı;

belaydı.

ve beni ablukaya alan

dört duvar;

belaydı.

ve yıldızlar

gecenin alacasına göz ederken

baktım,

yine hüzün içindeydi gülüşün,

çok içtendi,

ve çok güzeldi.

yüzünde,

buz tanrıçasının ebemkuşağı vardı,

selamın bildirge,

gidişin,

ve geceden güneş gibi yitişin

öyle mağrur,

öyle diktin.

ve yüreğine yakışan sevdayı

savunmuştu,

çıplak gözlerin.

 

..ve;

karanlıktan çekilen bıçaktı

o an bütün zamanlar,

ve büyük gürültülerle

ardına kadar kapandı kapılar.

..gitmiştin...

gidişinle ülkesiz kalmıştım,

şehirsizdim.

yurtsuz,

kentsiz,

memleketsiz.

oysa;

nabzı avuçlarımda atardı bu şehrin,

ki yaşanacak zamanları

bir kalemde silip ömrümden,

gitmemen için dönüşsüz yollara

seve seve ölebilirdim.

ve yerim senin yanındı,

..bilirdin...

şaşkın,

telaşlı,

ve ürkektim,

ve sana mülteciydim.

boşa arıyordu

artık bağını,bahçesini gözlerim;

sen,benim şehrim değil miydin?

 

 

 

 

AYDAN ÖRTÜLÜ